DENGBEJ NADO

 

CultureCivic Kültür Sanat Destek Programı Yerel Projeler kapsamında sahnelediğim “Diyarbakır.Turizm.Romantizm.Aktivizm”in gösterimlerini  Diyarbakır, Mardin ve İstanbul’da gerçekleştirdim.

 

Diyarbakır’daki yakın dönem LGBTIQ+ aktivizminden etkilenerek yola çıkan bu performansımın ardından, neden otobiyografik anlatı kullandığıma değinerek;  Mehmed Uzun, Robert Chesley ve Baki Koşar’ın metinlerinde acı ve ses ilişkisi üzerine düşünüyorum.

 

NEDEN “BEN”?

 

“Ben” öznesiyle karşılaşan okuyucu ya da seyirciyi, karşı koyması zor bir özdeşleşme süreci bekler. Buna “ben” kelimesinin anonimliği ile anlamı arasındaki paradoksal durum sebep olur. Her bireyin “ben” ifadesi kendi tekilliğini anlatır, tek bir varoluşa, bedene, ruhsallığa vs. yönelik kullanılır. Öte yandan, her birimiz, kendimizden bahsettiğimizde “ben” kelimesine başvururuz. Dolayısıyla başkasının kullandığı “ben" ile karşılaştığımızda, her ne kadar o kişinin kendimiz olmadığını bilsek de, kendimiz için kullandığımız “ben” kelimesini de duyar ve algılarız. Öyleyse o kişinin “ben” ifadesi ile kendi “ben” ifademiz arasında bir kesişim oluşur mu? “Ben”in çoğul ve ortaklaştırıcı bir çağrışımı da var mıdır?

 

“Otobiyografik sololar, performans ya da bedensel ifadelerde erkeklikle oynama fırsatı teşkil etmekle kalmazlar. İcracılarının başka erkekleri ya da erkeklikleri canlandırmalarını mümkün kılarlar.”(1)

 

Ulysses Caillon, solo performans gösterilerinde erkekliğin ve eşcinselliğin kullanımlarını ele alan makalesinde, performans sanatında otobiyografik anlatıyı kullanan Tim Miller, Cédric Andrieux gibi gay sanatçılara ve kendi hayatından esinlendiği otobiyografik tiyatro oyunları yazan Jean Luc Lagarce gibi yazarlara yer verir. Bu sanatçıların eşcinsellikleriyle, otobiyografik anlatı kullanmayı seçmeleri arasındaki ilişkiyi araştırır ve alternatif erkeklik anlatılarında bireysel örnekler üzerinden ilerlemenin sebeplerini tartışır.

 

Bireysel anekdotlarımı hikayeleştirmeye Facebook duvarımdaki mini öykü paylaşımlarımla başladım, ardından birinci ağızdan yazdığım metinlerimden bazılarını seyircilere karanlıkta homo-erotik hikayeler okuduğum performatif formatlarda sundum. Otobiyografik anlatının eşcinsel sanatçılar tarafından solo performanslarda ne kadar yaygın kullanıldığını fark ettiğimde, önce kendi orijinalliğimden şüphe ettim. Ancak bu janr içinde çok çeşitli ifade olanakları olduğunu görüp, tekrar aynı arzuyla “ben” merkezli hikayeler anlatmaya geri döndüm.

 

Kendimi anlatmayı seçmiş olmamda, eşcinselliğimin beni toplumda azınlık olduğum bilinciyle yaşatmasının etkisi olabilir mi?

 

Belki de topluluklar içinde fark edilebilir ve hatta teşhis edilebilir olmak, eşcinsel bireylerde kendilerine dair biriciklik algılarının kuvvetlenmesine sebep oluyor ve eşcinsel sanatçılar da kendilerini sanatlarının konusu yapmaya daha kolay yöneliyorlar.

 

Bu durumun “ben” konusunun çok ilginç olduğuna dair narsist bir sanrıdan kaynaklandığını düşünmek mümkün ancak eşcinsellerin “ben” olmanın ayırdına, eşcinsel olmayanlardan daha farklı varmalarına sebep olacak süreçlerden geçtikleri de aşikar. Sosyal hayatında ya da medyada kendine bir rol modeli belirleyemeden büyümüş eşcinsel bir genç, özdeşleşecek birini bulamadığında, kim olacağına referanssız karar vermek durumunda kalabiliyor. Narsisizmi eleştirel bir etiket olarak hazırda tutmadan önce, eşcinsellerin cinsel arzularının kendi cinsiyetlerinden kişilere yöneldiğini, aynada kendilerini gördüklerinde cinsel olarak etkilendikleri cinsiyetten biriyle karşılaştıklarını ve bunun heteroseksüellerin kendileriyle kurdukları ilişkiden farklı hissettirebileceğini hatırlamakta fayda var.

 

Guy Hocquenghem’in “Homoseksüel Arzu” kitabının “Homoseksüellik ve Kimlik Kaybı” isimli bölümündeki tespiti de, bazı eşcinsellerin kendilerine dönük düşünme stiline dair bir açılıma sahip gözüküyor.

 

"Bir anlığına, cinsel güdü ve cinsel obje arasındaki ilişki mevzusunu bir kenara bırakalım. Kişinin cinsel kimliğinin temel ön koşulu, benzerlik ve farklılık, narsisizm ve heteroseksüellik arasındaki çift yönlü belirlilik olduğu gerçeği aynen kalır."(2)

 

Eşcinsel kimlik üzerine düşünürken otobiyografik referanslar kullanmanın tiyatro ve performans tarihindeki karşılığı çok kapsamlı bir araştırma alanı. Eşcinsel ve Kürt kimliklerini bir performans projesi kapsamında ele alırken, kendi üzerimden örneklediğim düşünce ve gözlemlerimin, kimlik konusundan uzaklaşmaktan ziyade, empati duygusunu güçlendirerek, Kürt kimliğine daha az resmi bir tonda yaklaşmamı sağladığına ve iki kimlik arasında eşcinsel olmasaydım göremeyeceğim paralellikler keşfetmeme olanak sunduğuna inanıyorum. “Ben” öznesinin kolektif anlamlar yüklenebilmesi, hem kendi perspektifimi ortaya koymamı sağlıyor, hem de kendisinden bahsettiğim insanların kim olduklarıyla ilgili onlar adına konuşmamın önüne geçip, benim için kim olduklarına odaklanmamı mümkün kılıyor.

 

MEHMED UZUN - DENGBEJLERİM

 

"Acının gelmesiyle birlikte eski kimlik yok olur. Acı arttıkça çığlıklar şiddetlenir, organik kaosla insanın kendisinin istediği dilin yıpranması olgusu karşı karşıya gelir. Acı sözü kaynağında yok eder."(3)

 

Mehmed Uzun “Dengbejlerim” isimli kitabında bizzat tanıştığı ya da şanını duyduğu dengbejleri anlatır. 1972 yılında Diyarbakır’da Askeri Tutukevi’nde mahkumken tanıştığı Alihan’ın hikayesi, dengbejliğin acıyla ilişkisini çözümler. Köyden iki arkadaşının galeyana getirmesiyle, bir kamyonu durdurup şoförün yüz elli lirasını çalan üç kişiden biri olan Alihan, jandarma tarafından tutuklanır ve cezaevine konur. Duruşmasının gerçekleşeceği günü salınacağı tahminiyle bekler, ancak diğer iki köylüyle beraber otuz altı yıl hapis cezasına çarptırılır. Köyünde karısı ve çocukları tarafından beklenen ve Uzun tarafından naifliğiyle tasvir edilen Alihan, kararı öğrendiği andan itibaren, günlerce sürecek kesintisiz bir ağlama krizine girer. Etrafındaki hiçbir mahkumun onu kendisine getiremeyeceği kadar keskin bir şekilde izole olur. Koğuştakiler onu rahatlatabilmek için gizlice çayına uyku ilacı koyarak en azından geceleri sakinleşmesini sağlarlar. Alihan suçuyla orantısız ağır bir ceza almasının ve köyde karısına sarkıntılık yapıldığını öğrenmesinin ardından sarsıntılı bir şok ve yas sürecine girmiştir ve bu yasın en şiddetli döneminin geride kalması, Alihan’ın ağlamayı bırakıp kılam söylemeye başlamasıyla olur.

 

“Ancak asıl rahatlama şimdi anlatacağım mucize ile gerçekleşti; Alihan kılam söylemeye başladı. Bir sabah, çok erken, birçok tutuklunun birbirine karışmış korkunç horlamasıyla uyandığımda, hemen köşeye, Alihan’ın mekanına baktım. Hayret, Alihan ağlamıyordu. Hayret, içler paralayıcı sesler gelmiyordu o kötü kokan rutubetli köşeden. Alihan yastığını sırtına dayamış, ranzasında oturmuş, gözleri kapalı, sakince bir şeyler mırıldanıyordu. Evet, Alihan, kimseyi rahatsız etmemeye özen göstererek kılam söylüyordu.”(4)

 

Uzun’un önce Alihan’ın saflığını ve masumiyetini okuyucunun onunla sempatiyle ilişkilenmesini sağlayacak şekilde betimlemesi, böylece Alihan’a verilen cezanın haksızlığı karşısında duyulacak adaletsizlik hissinin yoğun hissedilmesini sağlaması, ardından da Alihan’ın girdiği ve dış dünyanın müdahelesiyle dinmeyecek bir ıstırap dönemini anlatması, Alihan’ın kılam söylemeye başladığı anın etkisini yükseltir. Kılam, zorlu ve baskıcı süreçlerin ardından, mucizevi bir ferahlama duygusu yaşatacak şekilde belirir. Uzun’un Alihan’ın işlediği suçun ufak da olsa bir suç olduğunu belirtmemesi ve Alihan’ın suçunu köylü naifliğini öne sürerek hafifletmeyi seçmesi, bu hikayeleştirmesindeki bir zaaf gibi gözükmektedir. Ancak anlatısı, Dengbej kılamının, acıyı yaşamak ve onu kabullenmek için nasıl kullanıldığını somutlukla göstermektedir. Kılam, Alihan örneğinde, bir kişinin acıdan delirmesinin önüne geçmesine yarıyor ve yas sürecini yaşanabilir kılıyor gibi gözükmektedir.

 

“Alihan söyledi. O gün yemek ve çay molalarının dışında hep söyledi. O akşam da söyledi. Gece de ayarlanmamış enstrümanlardan oluşmuş ve çirkin sesler çıkaran bir orkestra gibi horultuların yine icraya başladığı zamanlarda söyledi. Hep aynı destanı döne döne söyledi. Son derece duygusal, içli, kadife gibi, ipek gibi yumuşak bir sesle, şiirselliği yoğun, güzel, sade, aynı zamanda tok ve kesin kelam ve cümlelerle dolu, kendi yöresine ait trajik bir eski zaman Kürt destanını, Siyabendê Silîvî’yi hep söyledi."(5)

 

Mehmed Uzun kitabında Kürtçe’yi acılı, hüzünlü bir dil olarak betimler. Yani kılamın tınısının yanısıra dilin kendisinin de acı içerdiğine dikkat çeker. Dengbejleri dinlemek insanın fiziksel hafızasına kazınan bir tecrübe. Ses aracılığıyla dışavurdukları duygu o denli güçlü ki, tüylerin diken diken olması, gözlerin nemlenmesi ile hüzün, efkar ve melankoli içeren bir duygu durumunun etkisi altına girilmesi kaçınılmaz oluyor. Dengbejlerin sesi bu denli etkin bir şekilde kullanmalarının altında yatan sebebi anlamaya çalıştığımda Abidin Parıltı’nın ifadeleri yardımcı oluyor.

 

"Söz kulağa seslenirken, yazı göze seslenir… Sözlü toplumlar büyük oranda bir ses dünyasında yaşarken yazılı toplumlar bir “görü” dünyasında yaşarlar. Modern toplumlar için “görmek inanmak” iken, sözlü toplumlarda “duymak, söylemek” inandırmayı sağlar."(5)

 

 

ROBERT CHESLEY OYUNLARI

 

1980’li yıllarda San Francisco’daki gay hayatından yola çıkarak oyunlar yazan Robert Chesley’in metinlerinde, cinsellik merkezli gay ilişkilerin ele alınışında derin ve duygusal bir yaklaşım var. Chesley gay erkeklerin radikal ve marjinal gibi sıfatlarla insan cinselliğinin karanlık yönleriymiş gibi sunulmaya müsait ve anonim yaşadıkları cinsel pratik ve fetişleri; hümanist, sevecen ve yaratıcı bir teatrallikle konu ediniyor.

 

“Stray Dog Story” oyunun karakterler listesinde yalnız bir ibne olarak tanımlanan Jon, ilk sahnede, gece vakti tek başına yaşadığı dairesinde köpeği Buddy’i severken, keşke bir köpek yerine bir aşığım olsaydı diye hayıflanır. Jon yatağa girmeden önce tuvalete gittiğinde odada beliren bir peri, köpek Buddy’e her köpeğin hayatta bir kez istediği şeyi dileme hakkı olduğunu anlatır ve ona dilediği herhangi bir şeyi gerçekleştirebileceğini söyler. Bunun üzerine Buddy yetişkin bir erkeğe dönüşür. Jon odaya geri döndüğünde karşısında bir yabancı bulunca şoka uğrar, ancak insana dönüşmüş olan Buddy, Jon’u aslında biraz önce odada bıraktığı köpeği olduğuna ikna eder. Jon’u yalama alışkanlığını sürdüren Buddy ile Jon arasında sıcak bir etkileşim gerçekleşir ve yatağa kıvrılıp sarılırlar. İnsan vücuduna yeni bürünmüş olan Buddy bu temasın etkisiyle zevklenir ve boşalır. Jon Buddy’nin boşaldığı esnada çıkan sesi bir köpek sesine benzetir ve şöyle söyler.

 

"İnsanların boşalırken çıkardığı inlemenin hep yürekten geldiğini düşünmüşümdür."(6)

 

Ardından Buddy yorganın altına girerek Jon’u boşaltır ve Jon’un boşalmasıyla ilgili didaskali, oyunun o ana dek sempatik, fantastik ve eğlenceli gözüken ruh durumundan çok uzaktadır.

 

"Jon hemen boşalmaz. Boşalırken, yürekler acısı bir ıstırapla inler."(6)

 

Bunlar oyunun ilk sahnesinin son cümleleridir. Köpeği insana dönüştüren bir perinin belirmesiyle açıldığı için okuyucunun/izleyicinin zihninde hafif ve matrak bir oyun olacağı intibası uyandıran metnin, tahmin edildiğinden daha farklı bir duygusal katmanının olacağının işaretidir. Chesley, Jon’un derinlerde hüzünlü bir benliğinin olduğunun ipuçlarını boşalma sesindeki acıyı anlatarak verir. Bu zihni fantastik bir komediye endekslenen okuyucuyu destabilize eden bir etkiye sahiptir. Jon’un özüne dair bir şeylerin neden bu kadar kederli olduğu sorusunun cevaplarından biri ise henüz oyun başlamadan sunulan ve Jon’un yalnızlığını öne çıkaran karakter tanımında yatıyor olabilir. Boşalmak insanın en zevkli bedensel deneyimlerinden biri olduğu halde, duygularının da en yoğun şekilde gözlemlenebildiği çok kısa bir zaman dilimidir. Chesley, boşalma sesindeki ıstıraba işaret ettiğinde, okuyucu da eşcinsel olsun olmasın, cinselliğin her birey için karmaşık doğası dolayısıyla, duyumsatılan acıya karşı daha empatili, meraklı ve hassas olacaktır. Jon’un vücudunda acının neden biriktiğini merak edecektir.

 

Chesley’nin “Jerker” oyunu ise sesi merkezine zevk ile ilişkisi üzerinden koyar. HIV virüsünün ortaya çıktığı ve yayıldığı dönemde, San Francisco’daki gay erkeklerin cinselliğinin nasıl evrildiğini ortaya koyan bu metinde, bedensel temas artık hayati bir risk teşkil ettiğinden, alternatif haz yolları aranmaya başlanmıştır. Birbirlerine karşılaştıkları bir barda numaralarını vermiş olan J.R ve Bert, akşamları düzenli olarak gerçekleştirdikleri telefon görüşmeleriyle, birbirlerini  arzulu ve flörtöz bir keşfe çıkarlar. Aramaların motivasyonu sanal seks yapmaktır ancak birbirlerine neredeyse yabancı bu iki erkeğin aralarında örülen ilişkinin, cinsel haz amaçlı bir çıkar ilişkisi olmadığı yazarın konuşmaların arka planına döşediği romantizmden hissedilir. Chesley, birbirlerine sadece sesleriyle ulaşan bu iki erkek üzerinden, toplumun genelinde hakir görülen bir cinsel kültürün savunuculuğunu yapmakta, anonim seks hayatlarının nasıl insani tecrübeler ve bağlar barındırabileceğini göstermektedir. Gay camiası için tarihe acılı kazınmış bir süreçte, Chesley sesi zevki ve cinsel hazzı kurtarmanın bir aracı olarak kullanır. Ancak oyunun sonuna doğru yaklaştığımızda, J.R. karakteri Bert’in aramalarına karşılık vermemeye başlar ve sürekli aynı telesekreter mesajıyla karşılaşırız. Okuyucu J.R'ın da hastalandığından şüphe etmeye başlar ve o dönemi yaşayanlar tarafından hissedilen tedirginlik ve korku duygusu bu cevapsız aramalar üzerinden duyumsanır. Araya uzun zamanların girdiği bir kaç arama hep telesekretere düşer, en son aramada ise o numaranın artık kullanılmadığı mesajı gelir. Oyun boyunca erkekler arasındaki hesapsız ve kısa süreli ilişkilerin de bir aşk biçimi olduğu konusunda okuyucuyu da iyimserlikle eğiten Bert karakteri, J.R’ın telefon numarasının iptal olduğu haberiyle acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. J.R'dan geriye kalan sessizliği olmuştur.

 

Chesley sözün arzularla ilişkisini gözlemleyebildiğimiz bir diğer oyunu “(Wild) Person, Tense (Dog)”u yazarken artık kendisi de HIV virüsü taşımaktadır ve Buck karakterinin ağzından duyduklarımız, bunun onda bir kimlik değişimi yarattığını hissettirir.

 

"Buck: Sağlıklı olmadığını bildiğin halde, öyleymiş gibi gözüktüğünde bir fark oluyor. Bir kimlik farkı, Dog."(6)

 

BAKİ KOŞAR

 

Batman’da doğmuş ve uzun yıllar İstanbul’da gazetecilik yapmış Baki Koşar Kürt ve eşcinsel bir yazar. Öykü ve romanları, İstanbul’un 90’lı yıllardaki gay alt kültürüne dair yaşanmışlıklar, gözlemler ve anlatılar içerdiği için edebi olmasının yanısıra sosyolojik bir değere de sahip.

 

"Etnik farklılıklar kadar, toplumsal ve kültürel bölünmeler de Türk yaşamında giderek görünür hale gelmiştir. Anadolu insanı - köy insanı, dindar insan, Kürt insanı - seküler ve Batılılaşmış orta sınıfın yaşamını istila etmiştir."(7)

 

Kevin Robins’in yukarıdaki sözcüklerle ifade ettiği Türkiye’deki toplumsal değişimin eşcinsel gece hayatındaki uzantısı, günümüzde bile gözlemlenebilir. Ben, 2017 yılında Aksaray’da bir gay meyhaneye ilk girdiğimde, hayatımdaki en etkili kültürel şoklardan birini yaşamıştım. 2009 yılından itibaren İstanbul’un gece hayatında eşcinsellerin gittiği, Beyoğlu ve çevresinde konumlanan bütün bar ve kulüpleri keşfedip kitlelerini gözlemlediğim halde, Aksaray’daki Durak Bar’la karşılaşmam bana yaşadığım şehirle ilgili hiç bilmediğim bambaşka bilgiler sunmuştu. O barda çoğunluğu alt sınıftan, yaş ortalaması kırk beşin üzerinde, genellikle evli ve İstanbul’a göç ederek yerleşmiş erkeklerin oluşturduğu bir kalabalıkla karşılaşmıştım ve eşcinselliğin Türkiye’de nasıl deneyimlendiğine dair yepyeni parametreler keşfetmiştim. Durak Bar’a gittiğim sonraki seferlerde, diğer gay barlardaki gibi kendimi müşteri profiline ait hissetmekten çok, antropolojik gözlem amaçlı orada bulunuyormuş duygusuyla vakit geçirdim. Orada tanıştığım erkeklerin cinsellik pazarlığı yaparken kullandığı dil, iletişim kodları ve mizah benim alışık olduğum flört tarzından çok daha farklıydı. Başta bana avam ve kulak tırmalayıcı gelen üslup bir süre sonra filtresizliği ve doğallığıyla ilgimi çekmeye, hatta hayranlığımı uyandırmaya başladı. Pandemi sonrasında Durak Bar kapandı. Orada gözlemlediğim manzaraların yaşadığım ülkeyi yorumlamamdaki etkisi hala çok büyük. Baki Koşar’ın “Kader Otelinde Bir Aşk Cinayeti” öykü derlemesinde karşılaştığım Şato Bar, Durak Bar’ı önceleyen ve onunla büyük benzerlikler gösteren bir gay eğlence mekanı ve özellikle Kürt müşterilerinin efkarlı müziklerle kurduğu ilişkiyi betimlemesiyle, ses ve acı ilişkisine dair düşünmeyi teşvik ediyor.

 

"Ucuz rakılar, su karıştırılmış biralar, öyle çabucak sarhoş etmeye yetmiyordu onları. Gecenin ikisine doğru şarkıların, türkülerin acı dozajları giderek yükselirken, kıyıcı, haşin erkek kalabalığının bakışları daha bir keskinleşirken, Van’lı garsonlar, her zamanki gibi, bu kapanış saatlerinde birçok sarhoş müşteriyi tekme tokat, acımasızca dışarı çıkartırken, masalardaki pazarlıklar, “Bari bu gece boşta kalmayayım” saikiyle hızlandırılır ve daha da ucuzlatılırken, Şato’nun dışarıda bekleyen köşelerinde (sur diplerinde!) müşterilerini bekleyen kimi lubunyalar, gece boyunca gerekli ilgiyi göstermemekte direnen yine o kıyıcı, esmer, keskin bakışlı bazı erkekler tarafından bıçakla, dayakla, tehditle, zor kullanılarak arabalara bindirilmeye çalışırken alttan alta uç vermeye başlıyordu “öteki ben”leri.”(8)

 

Yukarıda türkülerin acı dozajının yükselmesinin esasen bir eğlence mekanı olan bir meyhanede gerçekleşmesi ve gecenin en yoğun duygularının yaşanacağı ve cinselliğin dolayısıyla zevkin başlayacağı saatlerde acıya değin hislerin yoğunlaşması ilginç. Sesteki, melodilerdeki acı, Şato isimli bu bar örneğinde, eğlence ve hazza eşlik eder bir konumda. Acının hazla bu denli iç içe geçmesi, onu anlamaya çalışırken yeni katmanlarla düşünmemizi gerektirir. Çünkü, çoğunluğunu Kürt müşterilerin oluşturduğu bu eşcinsel meyhanede insanlar, neşeli şarkılar eşliğinde vakit geçirmeyi de yeğleyebilirlerdi.

 

Müzik ve yalnızlık ilişkisini yorumlayan bir araştırma, acı içeren müzikleri dinlemenin, insanda o acıları başka yaşayan kişiler olduğu gerçeğini de hatırlattığından, insana daha az yalnız hissettirdiğini söylüyor. (9) Belki de, eşcinsel Kürt’lerin acılı türküler eşliğinde rahatlaması, bireysel acılarıyla kolektif bir şekilde yüzleşme yöntemi olarak görülebilir, ya da bireysel acılarının kaynağında kolektif gerekçeler saptamamızı sağlayabilir.

 

Baki Koşar öykülerinde yaşadığı dönemde sıkça rastlanan eşcinsel cinayetlerine değinmiş ve kendisi de bir cinayetin kurbanı olmuş. Robert Chesley HIV virüsü salgının en yoğun yaşandığı dönemde bunu oyunlarına konu etmeye başlamış, ardından kendisi de HIV virüsünün bulaşmasıyla AIDS’ten ölmüş. Mehmed Uzun, hayatını Kürt halkının sesini duyurabileceği bir edebi dil oluşturmaya adamış ve yaşamının çoğunu sürgünde geçirmiş. Bu yazarlar cinsel yönelimleri ya da etnik kimlikleri sebebiyle duygudaşlık kurduğu insanları anlatmış ve bu insanları anlatmak için onların yaşadığı acıyı bizzat deneyimlemeyi beklemeden o acıya karşı duyarlı olmuşlar. Bu acıyı anlatmak için sözcükleri kullansalar da, onların sözcüklerinde sese dair anlatılar keşfetmek, acıyı fizikselliğiyle de anlayabilmemize yardımcı oluyor. İsmail Beşikçi’nin Kürt müziğine dair yaptığı aşağıdaki yorumlar da bu yorumu destekler nitelikte.

 

"Bazı Kürt şarkıları acılarla yüklüdür. Bu şarkılarda dile getirilen acılar dinleyenleri de hemen etkilemektedir. Bu acılar bazen insanların yüreğini yakmakta, kavurmaktadır… Kürt insanları çaresizliklerini, güçsüzlüklerini, yoksulluklarını, yoksul bırakıldıklarını, şarkılara dökerek kendilerini ifade etme,  rahatlama yolları aramışlardır."(10)

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

1- Caillon Ulysse -  Confessions Masculines (makale)

2- Guy Hocquenghem - Homoseksüel Arzu

3- David Le Breton - Acının Antropolojisi

4- Mehmed Uzun - Dengbejlerim

5- Abidin Parıltı - Dengbejler Sözün Yazgısı

6- Robert Chesley - Plays by Robert Chesley

7-Kevin Robins - Kimlikleri Kesintiye Uğratmak Türkiye/Avrupa (makale)

8- Baki Koşar - Kader Otelinde Bir Aşk Cinayeti 

9- Music May Reduce Loneliness and Act as Social Surrogate for a Friend: Evidence from an Experimental Listening Study

https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/2059204320935709

10-İsmail Beşikçi - Kendini Keşfeden Ulus: Kürtler

KONUYLA İLGİLİ ÖNCEKİ YILLARDAN YAZILARIM

Aksaray'daki gay meyhane Durak Bar'a ilk gidişimdeki izlenimlerim ve Avcılar'da yolda tanıştığım bir adamla yaşadıklarım.

Durak Bar

"Erkek Cinayeti" isimli WhatsApp performansımda da yer alan, Diyarbakır'daki bir dengbejin performatif bir tasviriyle başlayıp Amerikalı sado-mazo düşkünü gay erkeklerin seks turizmine evrilen bir cinsellik kültürü parodisi.

Kahır Fetiş

 

 

CultureCIVIC_logo_TR_c.jpg